adahanlogo

The Cicada must be Defended | Ağustos Böceği'ni Savunmak Gerek

The Cicada must be Defended
15th Istanbul Biennial Neighbouring Event
September 28, 2017 – October 15, 2017

Hülya Emir | Esra Emir | Mahmut Celayir | Merve Şendil

Curators: Mahmut Wenda Koyuncu | Firdevs Kayhan

sergi agustos bocegi

The Ant and the Grasshopper of which original name is Cigales et les fourmis can be described as a didactic work about neighbourhood, labour, sheltering, and saving with pedagogical and psycho-cultural connotations. This tale in which labour and thriftiness against idleness and extravagancy, using time productively, planning and industriousness against leisure time, amusement, and laziness are all semiotic objects of sublimination allows us to scrutinise the gap between the different layers of today's social life.


Hülya Emir and Esra Emir who studied architecture in Germany and think on urban morphology are tracing the connections between added value and city. In their research on the course of the development of modern architecture they go back to an archaic time when architecture appeared. They are examining the thesis of German philosopher Peter Sloterdijk that "sedentism began with the discovery of wheat fields" and looking for the truth under form. They are approaching the thesis civilization built on wheat fields in a critical manner and are re-questioning the ethics of ant in terms of city image. According to Sloterdijk theory becoming sedentary was the key point for the beginning of architecture and architecture had started while people were waiting for the crop. Constructions and sound installations take us to the beginning of the adventure when humanity locked itself in an invisible cage. 

Mahmut Celayir who sees construction from a different point throws us out of this cage in a wild manner. With his landscapes that go beyond wheat fields, Celayir shows us the texture in the fields where architecture or sedentism has still not touched. He creates a point of view focusing on calmness and serenity, waiting and observing, listening rather than looking. Celayir escapes from all forms and brings us closer to soil, rock and a surface not civilised yet. He gives thought to the chaos coming from the nature rather than the chaos in the fictionalised city. 

This study which enables us to think about the sedentism that began for order, simplicity and a single aim with the rhythmic sounds of grasshoppers in the vastness of wheat fields points out to examine the doctrine that consecrates labour. It leaves us to the horror of evolving into ants with the system becoming an uncontrollable and topographic leviathan. Defending the life as a whole without being torn between the ant and the grasshopper is included in the discussion as one of the most important worries of the exhibition and asks for updating questions regarding civilization

 

Ağustos Böceği'ni Savunmak Gerek
15. İstanbul Bienali Komşu Etkinlik
28 Eylül – 15 Ekim 2017

Hülya Emir | Esra Emir | Mahmut Celayir | Merve Şendil

Küratörler: Mahmut Wenda Koyuncu | Firdevs Kayhan

 

Orjinali adı La Cigales et les fourmis olan Ağustos Böceği ve Karınca fablı, komşuluk, dayanışma, emek, barınma ve biriktirme arzusu üzerine pedagojik ve psiko-kültürel olarak çağrşımı yoğun bir didaktik eser olarak tanımlanabilir. Aylaklık ve israfa karşı emek ve tutumluluğun; boş zaman, eğlence ve tembelliğe karşı; üretken zaman, planlama ve çalışkanlığın semiotik yüceleştirme nesnesi olduğu masal, günümüz medeniyeti üzerine toplumsal yaşamın farklı katmanları arasındaki uçurumları da ireleyebilmemize imkan tanımaktadır. 

Almanya'da mimarlık eğitimi gören ve kent morfolojisi üzerine düşünen iki mimar olan Hülya Emir ve Esra Emir, kent ve artı değer arasındaki bağlantıların izini sürüyorlar. Modern mimarinin gelişim seyri üzerine yaptıkları araştırmalarda, kentin, yerleşkenin, mimarinin başladığı arkaik bir zamana uzanıyorlar. Alman filozof Peter Sloterdijk'in, yerleşikliğin başak tarlalarının keşfedilmesi ile başladığı tezini mercek altına alarak formun altındaki hakikate bakıyorlar. Başak tarlaları üzerine inşa edilmiş medeniyet tezine eleştirel bir önerme yaklaşarak karınca ahlakını kent imgesi üzerinden sorguluyorlar. Sloterdijk teorisine göre; mimarlığın baslangıcı için yerleşik hayata gecmek anahtar noktaydı ve insan ekini beklerken mimarlik başlamıştı. Mimarların inşa ettikleri konstrüksüyon ve ses estalasyonları insanın kendini görünmeyen bir kafesin içine kitlemesi serüveninin başlangıcına götürüyor.

Konstrüksiyona karşı pencereden bakan sanatçı Mahmut Celayir ise, bizi tam da bu kafesin dışına yabanıl bir tavırla fırlatıyor. Başak tarlalarının da öncesine geçen peyzajları ile Celayir, mimarinin ya da yerleşikliğin halen uzanamadığı alanların varlığı içindeki dokuyu bize gösteriyor. Telaştan, sakinlik ve dinginliğe, koşturmaktan, bekleyip gözlemeye, bakmaktan çok dinlemeye odaklı bir bakış yaratıyor sanatçı. Celayir bütün formlardan kaçarak, bizi toprağa, taşa, çalıya, medenileşmemiş bir satıha yaklaştırıyor. Kurgulanmış kent alanındaki kaosa koşut varlığın, doğanın içinden gelen kaosa eğiliyor. 
Uçsuz bucaksız başak tarlaları üzerine pervasızca yerleşen insanın, agustos böceklerinin ritmik sesleri içinde; düzen, sadelik ve tek bir amaç için baslayan yerleşikliğini bugünden geriye giderek düşünmemize salık veren çalışma, emeği kutsallaştıran doktriner zeminin altına bakmamızı işaret ediyor. Kurulan sistemin, pervasız, kontrol edilemez topografik bir leviathana dönüşmesi ile içinde çılgınca akan karıncalara evrilmemizin dehşeti ile bırakıyor. Karınca mı Ağustos Böceği mi ikilemine düşmeden, yaşamı bütün olarak savunmak serginin önemli dertlerinden biri olarak tartışmaya dahil edilerek medeniyete dair soruları güncelleştirmeye çağırıyor.